New York’a giderken kafamda klasik sahneler vardı: gökdelenler, sarı taksiler, film gibi caddeler, “işte dünya burası” hissi…Gittim, gördüm, yürüdüm, yoruldum, metroya bindim… ve işin sadece kartpostallık kısmı olmadığını gayet net anladım.Evet, New York etkileyici. Hatta bazı anlarda insanı tokat gibi çarpıyor. Bir köşeyi dönüyorsun, yıllardır filmlerde gördüğün manzara karşında. Bir başka sokakta kendini dizinin yan karakteri gibi hissediyorsun. Ama sonra biraz daha derine girince şehrin makyajı akmaya başlıyor. Ve açık konuşayım: New York sadece parlayan ekranlardan ibaret değil.Şehrin daha arka sokaklarına, varoşlarına da gittim. Orada bambaşka bir New York var. Reklam panolarının değil, hayatın kendi filtresiz hâlinin olduğu bir New York. Sokaklarda fare gördüm. Öyle uzaktan, film sahnesi gibi değil; bildiğin “kardeşim sen burada gerçekten rahatsın” dedirten türden. O an şunu düşündüm:Dünyanın en ünlü şehirlerinden biri olabilirsin ama sokakta fare geziyorsa biraz oturup düşünmen gerekir.Metro kısmı ise başlı başına bir karakter testi. New York metrosu seni bir yerden bir yere götürüyor, evet. Ama bunu yaparken sana hafif bir zaman yolculuğu da yaşatıyor. Bazı metro hatları öyle eski, öyle yorgun, öyle “beni artık emekli edin” modunda ki insan ister istemez düşünüyor:“Bu sistem gerçekten bu şehre mi ait?”Dışarıda dev ekranlar, milyar dolarlık kuleler, modern hayat gösterisi… aşağı iniyorsun, sanki başka bir çağ başlıyor. Şehrin üstü gelecek, altı ise biraz geçmiş zaman gibi.Ama işin ilginç tarafı şu: New York’u ilginç yapan şey tam da bu çelişki. Bir yanda ihtişam, diğer yanda yorgunluk. Bir yanda dünya markası olmuş bir şehir, diğer yanda “burada bakım en son ne zaman yapıldı?” diye baktıran detaylar. Kusursuz değil. Hatta yer yer dağınık, sert ve huysuz. Ama belki de bu yüzden gerçek.Sonra New Jersey tarafına, Paterson’a geçtim. Orası benim için gezinin en tanıdık ama en şaşırtıcı duraklarından biri oldu. Paterson’da Türk mahallesini ve diğer etnik mahalleleri gezince bir an Amerika’da değil de sanki birkaç ülkenin aynı sokağa sıkıştırılmış hâlinde yürüyormuş gibi hissettim. Tabelalar, dükkânlar, insan yüzleri, kokular, sesler… Burası klasik turistik Amerika değil; burası göçün, alışkanlıkların ve kültürün canlı canlı sokakta yaşadığı yer.Paterson’da dolaşırken en çok hoşuma giden şey, hayatın vitrinde değil direkt kaldırımda akıyor olmasıydı. New York sana kendini gösteriyor; Paterson ise kendini yaşatıyor. Biri sahne ışığı gibi, diğeri mutfaktan gelen gerçek yemek kokusu gibi.Ve madem yemek dedik, işin en güzel kısmına geleyim:Ben bu gezide sadece yürümedim, bayağı bildiğin yemek araştırması da yaptım.Doner Point’te döner yedim. Gurbetin ortasında insan bazen bir lokmada memlekete ışınlanıyor, tam olarak öyle bir histi. Amerika’da ama damağın “tamam, burası bize yakın” diyor. Sonra Güllüoğlu’nda kahvaltı yaptım. O an anladım ki bazı yerler sadece mekân değil, moral desteği. Çayın buharı, kahvaltı masası, o tanıdık lezzetler… Birkaç dakikalığına jet lag falan kalmadı, insan direkt normale dönüyor.Bir de Gaziantep Mutfağı’nda Gaziantep yemekleri tattım. Şunu net söyleyeyim: Bazı tatlar mesafe tanımıyor. Amerika’dasın ama tabak sana “boş yapma, memleket burada” diyor.Bu gezi bana şunu öğretti:New York’u sadece Manhattan’dan değerlendirirsen eksik görürsün. Çünkü bu şehir sadece gökdelenlerden oluşmuyor. Arka sokakları, sert yüzü, eskiyen altyapısı, koşuşturması, kalabalığı ve hatta fareleriyle birlikte bir bütün.Aynı şekilde Amerika’yı da sadece turistik noktalardan okursan yarısını kaçırırsın. Çünkü bazen bir şehri asıl anlatan şey müzesi değil, mahallesi oluyor. Bazen bir ülkeyi anlamak için gökdelenine değil, dönercisine bakmak gerekiyor.Ben bu yolculukta hem New York’un parlayan yüzünü gördüm, hem de makyajsız hâlini. Hem metro istasyonlarının yorgunluğunu gördüm, hem de sokakların enerjisini. Hem küresel vitrini gördüm, hem Paterson’daki etnik mahallelerde yaşayan gerçek hayatı.Ve dürüst olayım, en çok da bu karışımı sevdim.Çünkü bazı şehirler güzel oldukları için akılda kalmaz.Çelişkili oldukları için unutulmaz olurlar.New York tam olarak öyleydi.Bir an seni büyülüyor, bir an kaş kaldırıyorsun.Bir sokakta hayran bırakıyor, diğerinde “buna da bir el atın artık” dedirtiyor.Ama yine de dönüp fotoğraflara bakınca şunu söylüyorsun:İyi ki gitmişim. İyi ki sadece vitrine değil, arka tarafa da bakmışım.Kısacası bu gezi bana şunu dedi:New York sadece bir şehir değil, biraz gösteri, biraz yorgunluk, biraz kaos, biraz efsane.Paterson ise bu hikâyenin daha samimi, daha tanıdık, daha sofralı tarafı.Ve ben ikisini de ayrı ayrı değil, tam da bu zıtlıklarıyla sevdim.
NEW YORK
KARTPOSTAL GİBİ BAŞLADI, FAREYLE GÖZ GÖZE BİTTİ
21
Önceki Yazı